Serhatcan Yurdam
Henüz yorum yok

Bir ‘Demokrasi Emekçisi’ olarak gazeteci

Decrease Font Size Increase Font Size Boyutla Yazdır
KLZCp8n_Tj2Dfr1D9OAwOQ

Karikatür: Jeff Treves

Bu yazıyı  Bağımsız Gazeteciler Platformu P24 ve Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin ortak düzenlediği bir gazetecilik seminerinde açılan yarışma için yazdım. Yazı, P24 jürisi tarafından ödüle layık görüldü. Gazeteci Murat Sabuncu’nun önsözüyle P24’ün web sitesinde yayınlanan yazımı buradan okuyabilirsiniz.

Twitter


 

Bir ‘Demokrasi Emekçisi’ olarak gazeteci

Gazetecilik mesleğinin icrası, diğer meslekler gibi yalnızca “kişinin yaşamını idame ettirmek/para kazanmak için çalışması” şeklinde değerlendirilemez. Gazeteciler, bu tür mesleklerden birini icra etmediklerinin bilincindedir. En azından bunun bilincinde olmaları beklenir. Bir gazeteci adayı olarak ben, mesleğe dair adımlarımı hem özgüvenle hem ürkerek; ama en temelde bu bilinçle atıyorum.

Ürkmeme sebep olan gelişmelere her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor. Son günlerde ortaya çıkan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da inkar etmediği [1] bazı ses kayıtları siyasal iktidarın gazetecilere; habere nasıl doğrudan ‘müdahale’ ettiğini gösteriyor. Bu müdahalenin literatürdeki karşılığı ise elbette ki “sansür”dür.

Sansür, özgün bir iletimin tamamını ya da bir bölümünü bloke etmeyi, düzenlemeyi ve manipülasyonunu içeren uygulamarın tümüdür. [2] Gazeteciler de bu anti­demokratik müdahaleye sıkça maruz kalırlar. Patronlarından ya da siyasal iktidarın çeşitli kademelerinden yapılan müdahaleler… Tam bu noktada devreye etik ilkeler girer. Baskı ve sansür girişimiyle karşı karşıya kalan gazeteci, ya etik ilkelere bağlı kalacak, ya da baskıya boyun eğecektir. Bu ‘kişisel’ karar, aslında kişisel olmaktan çok toplumsaldır.

Çünkü gazetecilik, uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olan “ifade özgürlüğü” hakkının kullanılmasında hayati bir öneme sahiptir. Bu açıdan, gazeteciler demokratik bir ülkede patronlarından ve iktidarlardan önce yurttaşlara karşı sorumludurlar. Yurttaşların haber alma hakkını engelleyecek herhangi bir hamlenin parçası ya da yürütücüsü olmak gazetecilik etiğini hiçe saymak, demokrasinin kuyusunu kazmaktır. Dikkat çekici bir diğer nokta ise, baskıya ne kadar boyun eğilirse, bir daha ki sefere baskının boyutu o kadar artacaktır. Bu da gazeteciliğin günden güne işlevsiz kılınmasını beraberinde getirecektir.

O işlev ki, kimi yaklaşımlara göre demokrasinin olmazsa olmazı ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesine bir bileşen olarak eklenecek denli önemlidir. Kimi medya kuramcıları medyayı “dördüncü kuvvet” olarak tanımlar. Bu anlamıyla medya, hem enformasyon akışını sağlayarak hem kamusal bir tartışma ortamı sağlayarak iktidarın/devletin/hükümetin denetlenmesine olanak sağlar. [3]

Medya ne denli özgürse, demokrasi de o denli kuvvetli olacaktır. Medyanın özgür olmadığı durumda ise demokrasiden bahsedilemez. O halde gazeteciler, evlerine ekmek götürme derdinden çok, “demokrasi emekçisi” olma peşindedirler. Benim nazarımda gazetecilik tam da budur. Bunun yükünü taşımak çoğuzaman ağır olsa da, gazeteciler kendilerinden çok topluma karşı sorumludurlar. Bugün unutulmaya yüz tutan, fakat kanımca gazetecilik denilince ilk anılması gereken “sosyal sorumluluk” kuramı da bunu söyler: “Medya, toplumun çeşitliliğini yansıtan ve bunların görüşlerine yer veren, çoğulcu bir yapıyı, bir bütün olarak aktarmanın temel görevi olduğunu benimsemeli ve bunları yerine getirmelidir. Bilgi ve haber aktarımında gerçeklik, doğruluk, kesinlik, nesnellik ve dengelilik ilkelerini göz ardı etmemeli ve bunları sağlayacak mesleki standartları geliştirmelidir.” [4]

Bahsedilen mesleki standartlar gelişeli on yıllar oldu. Bugünün problemi standart oluşturmak değil; standartları uygulamak, uygulanabilir medya ortamları yaratmaktır. Bunun için de en başta gazetecilerin özgür iradeleri gerekir.

Ben bir gazeteci olsaydım, yaptığım bir haberi yayınlarken siyasal iktidardan, bağlı olduğum kurumun sahibi ya da yöneticilerinden, haberi yapmamam konusunda ‘uyarılsaydım’ ­ki bunun adı sansürdür­, bu baskıya boyun eğmez, gerekeni yapardım. Gerekense, haberi olduğu gibi; eğip bükmeden, korkusuzca yayınlamaktır. Aksi durumda boyun eğdiğim her sansür, bir sonrakini çağıracak ve ben meslek ilkelerime ihanet ettikçe kendime olan saygımı yitirirken demokrasinin de kuyusunu kazmış olacağım. Gazeteciyi ‘demokrasi emekçisi’ olarak tanımlarken, bu çeşit bir etkinliğin parçası olmayı asla kabul edemem.

Yukarıdaki satırlar, mesleğe henüz başlamamış bir gazeteci adayının heyecanlı ve ‘gerçekten uzak’ düşünceleri olarak algılanabilir. Bu bir yanıyla doğrudur da. Evet, heyecanlıyım. Gazetecinin, o ilk acemilik dönemlerinde duyulan heyecanı bir yanıyla hep duyduğu sürece başarıya ulaşacağına inanıyorum. Başarıdan kastım elbette kazanılan paralar, çıkılan kariyer basamakları değil; toplum için bir taşı bir milim de olsa yerinden oynatmaktır. Gazeteci ‘birilerini’ rahatsız etmiyorsa, yaptığı işin pek bir anlam ifade etmediğini düşünürüm. O anlamıyla gazeteci, Sokrates’in kendisini benzettiği at sineğine benzer. Sokrates meşhur savunmasında şöyle demişti:

“Ben Tanrı tarafından bu devlete gönderilmiş bir at sineğiyim. Ve bu devlet, koca cüssesi nedeniyle yavaş hareket edebilen ve canlanması gereken bir attır. Ben de Tanrı’nın bu devlete musallat ettiği bir at sineği gibi bütün gün boyunca her yerde sizi uyandırıyorum, hareketlendiriyorum, azarlıyorum ve ikna ediyorum.” [5]

Gazeteci ise tanrı tarafından değilse de, demokratik toplum tarafından ‘gönderilmiştir’. Yine Sokrates’in “Sorgulanmayan yaşam, yaşamaya değmez” deyişi gibi; sorgulatmayan haber, yazılmaya değmez.

‘Gerçekten uzak’ olmaya gelince… Evet, yukarıda da değindiğim gibi çalışma koşulları ve iktidar baskısının çok çetin olduğu bir meslekten bahsediyoruz. Bunu inkar etmek mümkün değil ancak her zaman alternatif yollar bulunabileceğini kanısındayım. Bu alternatif arayışı ne kadar kıymetli ise, o kadar da zordur elbet.

Türkiye basın tarihine bakıldığında haksızca işten atılmalardan faili meçhul cinayetlere kadar çok ciddi zorluklar ilk bakışta göze çarpar. Mesela sansür hep vardı! Osmanlı’da İkinci Abdülhamit’ten bugüne dek [6] gazeteciler sansür girişimlerine sıkça maruz kaldılar. Kimi boyun eğerken, kimi de sansürü reddetti. Bu uğurda kimileri kazanılmış haklarını kaybetti, kimileri işinden edildi. Ancak kişisel ikballerini kamu yararının önüne koymayarak ne kadar onurlu olduklarını gösterdiler. Doğru olan oydu.

Aslında soru basit: Tarih yazılırken, Başbakan’ın basın danışmanlığına soyunanlar, Genelkurmay Başkanı’nın parmak sallayışıyla hizaya gelenler, patronuna ihale kovalayanlarla aynı sayfada yer almak mı; hakikatin peşinde koşan ve bu uğurda işinden edilen, tehditler alan ve dahi öldürülen gazetecilerle anılmak mı? Tabii ki ikinci şıkkı tercih ederim. Türkiye basınında bu ikinci şıkkın özneleri mesleğe dair umudun her zaman saklı kaldığı/kalacağının işaretedir.

Yeni bir evre: Zincirleri kıran internet

İçinde bulunduğumuz dönem habercilik adına çok ciddi değişim ve gelişmelerin yaşandığı bir dönem. Baskı ve sansüre karşı görünen o ki, sığınılacak limanların en başında internet ve onun sunduğu yayıncılık imkanları geliyor. Gerek dünyada, gerek Türkiye’de bunun çeşitli örneklerini gördük. Artık neredeyse hiçbir sır saklı kalmıyor. Bir ‘sızıntı gazeteciliği’ örneği olarak Wikileaks, bize internetin bilgiye erişim için ne denli önemli olduğunu gösterdi ve bitmek bilmeyen tartışmaların da kapılarını araladı. Devletlerin en kirli çamaşırlarını ifşa eden böyle bir yapı adından bu kadar söz ettirirken bir gazeteci olarak elime geçen bir bilgiyi saklı tutmayı asla içime sindiremezdim.

İnternetle birlikte görüldü ki, sansürü delmek için bir başka cephe daha var: Medya profesyonelleri dışında, yurttaşların yarattığı içerik, yani yurttaş gazeteciliği… Yurttaş gazeteciliği sosyal medya ortamlarında, bloglarda gazetecilik yapılabileceğini gösterdi. Bunu deneyimlemiş biri olarak bilgiye erişim hakkının sigortalarından birinin de yurttaş gazeteciliği olduğunu düşünüyorum. Kurduğum yurttasgazeteci.com isimli blogda yazdığım kimi haberler internet sayesinde New York Times’ın web sitesinde linkle ya da doğrudan yayınlanan fotoğrafla paylaşılabildi. Bir ‘blogger’ olarak The Guardian’ın web sitesindeki bir haber için demeç verdim ve bu demeç hem o sitede hem oradan alıntılanarak başka yerlerde yayınlandı. Örneğin, devlet televizyonu Taksim’de savaş karşıtı bir eylem gerçekleştiğini haber vermezken, benim çektiğim ve derlediğim fotoğraflar dünyanın öbür ucunda ve başka bir dilde yayınlanabildi. Bu da internetin sunduğu imkanları gözler önüne seriyor. Türkiye’de öne çıkan 140 Journos ve Ötekilerin Postası gibi yurttaş gazeteciliği mecraları bilgiye erişimin kısıtlanmasında etkisiz kalınabildiğini gösteren platformlar oldu.

Elbette internet yalnızca ‘sızıntı gazeteciliği’ ve yurttaş gazeteciliğine imkan tanımıyor. Bunun yanı sıra düşük bütçelerle de olsa önemli yayınların hayat bulmasına olanak veriyor. Bunun bir ucunda bağımsız

haber siteleri var. Türkiye’ye baktığımızda t24.com.tr, bianet.org, sendika.org, vagus.tv gibi yayın mecraları sansüre karşı alternatif oluşturulabileceğini gösterdi. Özelikle t24, bu alanda öne çıkmayı başardı. Yazısı sansürlenen, işinden edilen gazeteciler t24’te yazdı; yazıları yayınlandı. Böylelikle bir haber sitesi konvansiyonel medyada sansürlenen bir yazının erişime açılabileceğini gösterdi. Bu anlamlı bir meydan okumaydı. Aynı haber sitesiyle ilgili başka önemli bir olay da; Türkiye’de konvansiyonel basınla özdeşleşmiş güçlü bir ismin, Hasan Cemal’in baskı ve sansürle işinden edildikten sonra burada yazmaya başlamasıydı. Kanımca bu durum Türkiye’de sansür ­ medya ­ internet üçgeni bağlamında simgesel bir olay oldu. Öyle ki, Türkiye’de basın büyük baskılar altındayken Hasan Cemal t24’le hakkında “Bizler T24’te bağımsızlığı yakaladık. T24 bizim sığındığımız bir yer” sözlerini sarf

edebildi.

Gazetecilik, görüldüğü üzere yalnızca baskı ve sansürün doğrudan etkili olduğu ana­akım ve konvansiyonel medya ortamlarında icra edilmiyor. Alternatif ortamlar da var ve onlardan bahsetmişken daha geleneksel yayınlardan son dönemde öne çıkan ArtıBir TV’den de bahsedilebilir. ArtıBir TV, baskı ve sansür mağduru gazetecilerin habercilik imkanı bulduğu bir platform oldu. Bunun yanında yıllardır alternatif yayınlarla sansürü delen BirGün, Evrensel ve Özgür Gündem gibi gazeteleri de unutmamak gerek. Hatta Taraf Gazetesi’nin askeri vesayete savaş açtığı ilk yılları da, mevcut medya sistemi içinde gazeteyi başlıca bir alternatif kılmıştı.

Yukarıda verdiğim örnek mecralar ve yayıncılık biçimleri, “haberi baskıya rağmen yaparım; sansüre izin vermem” şeklindeki yaklaşımımın altını dolduruyor. Baskı ve sansürün aşılabildiği, bunun da ancak alternatifleri güçlendirmek ve yeni yollar üretme çabasında olmaktan geçtiği aşikar. Ne yazık ki gazetecilerin üstüne düşen artık yalnızca haber üzerine düşünmek değil. Bir yandan da baskılara karşı durabilmek için alternatif yollar aramak. Bu arayışın başında internetin potansiyellerini dikkate almak gerek. Gazetecilerin örgütlü mücadele ederek, cesur davranarak bu zorlukları aşma iradesi gösterebilecekleri kanısındayım. Ben de kendimi bir gazeteci adayı olarak bu mücadelenin bir parçası olarak görüyor, sansüre boyun eğmeyeceğimi, oto­sansür uygulamayacağımı düşünüyorum. Gazetecilik etiği çerçevesinde, kamu yararı kapsamında değerlendirebilecek her haberi yapmak ve yayınlamak boynumun borcu…

Referanslar:

[1] Cumhuriyet Gazetesi, Erdoğan’dan Sarıgül’e sansür iddiası, http://kitap.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/42341/Erdogan_dan_Sarigul_e_sansur_iddiasi.html Erişim: 28 Şubat 2014 [2], [6] Pınar Sevginer, Medya ve Siyaset İlişkisi içerisinde Türkiye’de gazetecilik ve sansür / Yüksek Lisans Tezi http://sites.khas.edu.tr/tez/Pinar_Sevginer_izinli.pdf

Erişim: 28 Şubat 2014 [3] Yasemin inceoğlu, Yurttaş Gazetecliği Şart / Radikal Gazetesi, 2004

http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=haberyazdir&articleid=713924 Erişim: 28 Şubat 2014

[4] Mithat Şahin, Medya Kuramları http://mithatsahin.com/2011/07/31/medya­kuramlari/ Erişim: 28 Şubat 2014

[5] Sokrates’in Savunması